Kemaliye
• 23/11/2007 - Tarihin bilinmeyen sırları
Piri Reis haritalarini uydudan mi çizdi ?
18. yy. baslarinda Topkapi sarayinda amiral Piri Reis'e ait bir çok eski haritanin bulundugunu, 1957 yilinda Amerikali haritacilar tarafindan incelenen haritalarda henüz 1952 yilinda ses yansitici araçlarla kesfedilen Antarktika daglarinin bütün ayrintilariyla çizildigini,Daha sonra uydu fotograflari ile karsilastirilan haritalarla uydu fotograflari arasinda müthis benzerlikler çiktigini, Bilim adamlarinin bu haritalarin ancak çok yükseklerden çekilmis fotograflar araciligi ile çizilebilecegini söylediklerini, Biliyor muydunuz?
İngiliz taburu nereye gitti ? 12 agustos 1915'te Çanakkale savasinda Ingilizlerin 54. tümenine ait 4. Norfolk taburunun Küçük Anafartalar ovasinda bir tepeye tirmandigini,Tepenin üzerindeki ekmek somunu seklindeki beyaz bulutun içine girdiklerini,Son askerde bulutun içinde kaybolduktan sonra bulutun yavasça havalandigini ve rüzgarin aksi yönünde hareket ettigini, 250 asker, 16 subay ve 1 albayin hiç bir iz birakmadan kaybolup gittigini ve bir daha haber alinamadigini,Biliyor muydunuz? ( Savaş süresince ve sonrasında İngilizler taburlarının kaybolduğunu tüm dünyaya duyurmuş ama buna rağmen tabur hakkında hiçbir iz bulunanmamış)
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 7/9/2007 - Çatlak kova
|

Çatlak kova
Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan efendinin evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabiliyormuş.
Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde efendisinin evine sadece 1,5 kova su götürebiliyormuş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getirebiliyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş. İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş: “Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.” “Neden?” diye sormuş sucu. “Niçin utanç duyuyorsun ki?” Kova cevap vermiş. “Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim bu kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.” Sucu şöyle demiş kovaya: “Efendimin evine dönerken yolun kenarındaki çiçeklere dikkat etmeni istiyorum.” Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanında renk renk gülleri ve çeşitli çiçekleri görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için yine kendini kötü hissetmiş ve sucudan tekrar özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş: “Yolun sadece senin tarafında güller ve çiçekler olduğunu ve diğer tarafta hiç çiçek olmadığını fark etmedin mi? Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla efendimin sofrasını süsleyebiliyorum. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.” Hepimizin kendimize has kusurları vardır. Bizler aslında bir yönüyle çatlak kovalarız. Allah’ın büyük kainatında hiçbir şey zayi edilmez. Kusurlarımızdan korkmayalım. Onları sahiplenelim... Kusurlarımızda gerçek gücümüzü bulduğumuzu bilirsek eğer, biz de güzelliklere vesile olabiliriz. Zira, kusurlarımız olmasaydı tövbe etmemizin bir manası olmazdı.
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 4/9/2007 - Nimetlere şükür için Bismillah çekiniz.
|

Nimetlere şükür için Bismillah çekiniz. |
| 09/07/2007 |
|
|
|
Ahirette hesap vereceğimizi biliyoruz. Ama bu hesabı nasıl kolaylaştıracağımızı çok iyi bildiğimiz söylenemez. Nimete şükür, musibete de sabır gerekiyor. İkisini de o an yapamazsak kâmil mü’min olamıyoruz. Abdullah ibni Abbas’tan (ra); demiştir ki: Bir gün Ebubekri’s Sıddîk (ra) âdetlerinin hilafına olarak gündüzün ortasında, sıcağın en şiddetli zamanında, Mescid’e çıkmıştı. Hazreti Sıddîk’ın çıkışını işiten Hazreti Ömer (ra) dahi mescide çıktı. Ebu Bekir, Ömerü’l Faruk’a sordu; “Böyle vakitsiz bir zamanda evinden ne için çıktın?” Sıddîk-ı Azam cevaben, “Beni evimden çıkaran ancak açlıktır.” dedi. Yani ‘açlık beni sarmıştır’ demek istedi. Bunun üzerine Hazreti Ömer, “Yâ Ebâ Bekir, nefsim yed-i kudretinde olan Zât-ı Ulûhiyete kasem ederim ki beni de evimden çıkaran açlıktır.” yani ben de evimde karnımı doyuracak bir şey bulamadım da çıktım dedi. Bunların ikisi de böyle söyleşirken Seyyidi’l Mürselîn (sas) Efendimiz dahi hücre-i saadetlerinden çıkarak her ikisine bu zamanda ne için evlerinden çıktıklarını sordu. Onlar da hal ve keyfiyeti olduğu gibi ifade ettiklerinde Resûl-i Ekrem Efendimiz de, “Beni Hak ile gönderen Zât-i Ecellü A’lâ’ya kasem ederim ki sizleri evlerinizden çıkaran o açlık beni de evimden çıkarmıştır.” diye buyurdu.
Ondan sonra her üçü beraber Ebû Eyyüb el-Ensârî’nin (ra) kutlu evine teveccüh ettiler. Ebû Eyyüb’ün evinin kapısına vardıklarında Ebû Eyyüb’ün ailesi Ümmü Eyyüb Fatıma-i Hazreciyye (r.anhâ) bunları karşıladı ve “Merhaben yâ Nebiyyallah ve senin maiyyetinde olanlar.” dedi. Rasûl-i Ekrem sordu: “Ebû Eyyüb nereye gitti?” Ümmü Eyyüb, “Nerede ise şimdi gelir yâ Rasûlallah.” diye cevap verdi. Meğer Ebû Eyyüb’ün bahçede bir hurma ağacı vardı. Rasûlullah Hazretleri’nin teşriflerini hisseder etmez, derhal bahçeden bir dal hurma koparıp süratle geldi. Efendimiz buyurdular ki; “Yâ Ebâ Eyyüb, ben seni kimi böyle rutab, kimi ham olarak bir hurma dalını getirmeni murad etmedim. Belki olmuşunu (temre) arzu ettim.” demek istemişlerdi. Ebû Eyyüb Hazretleri, cevaben “Yâ Rasûlallah, siz ki rahmeten li’l-âlemîn olduğunuzu biliyor ve böyle ağacın daliyle koparılmasına razı olmadığınızı anlıyorum. Fakat bendeniz de dalıyle getirdim ki temrinden yalnız yemek insana fütur verdiğinden (usandırdığından), arzu eden temrinden (kuru hurma), isteyen büsründen (koruk hurma), isteyen rutabından (taze hurma) yesin diye getirdim.” dedi.
Meahâzâ Ebû Eyyüb Hazretleri gitti, bir keçi büyücek yavru oğlak kesti, yarısını püryan etti, diğer yarısını kaynattı ve huzur-ı saadetlerine getirdi. Rasûl-i Ekrem, hemen eline bir dilim ekmek aldı ve üzerine o etten bir parça koyarak “Yâ Ebâ Eyyüb, al bunları, git kızım Fatıma’ya ver. Zira ben biliyorum ki birçok zamandır o mübarek kızım bu nimetleri tatmamıştır.” diye buyurdu. Onun üzerine Ebû Eyyüb Hazretleri de gitti, emr-i Peygamberîyi yerine getirmek üzere o nimetleri Hazreti Fatıma’ya takdim edip geldi.
Nihayet meclis-i Muhammedî’de hazır bulunanlar sofraya oturdular. Fazl-ı ilâhî olan nimetleri yeyip doydular. Efendimiz, “Bu yediğimiz ekmek, et, temr, büsr, rutab ki kâmil bir ziyafettir. Yani maksudda bir şey noksan olmayıp nefsimizin iştah eylediği her şey mevcuttur.” diyerek ve mübarek gözlerinden inci taneleri gibi yaşlar dökerek, “Ey ashabım, bu yediğimiz nimetlerden Cenab-ı Kadir-i Mutlak yarın kıyamet gününde bize sual etse gerektir. Nitekim Hak Sübhanehû ve Teâlâ âyet-i celîlesinde ‘Sümme letüs’elünne yevmeizin ani’n-neıym / Sonra o gün size verilmiş her nimetten sorguya çekileceksiniz’ buyurmuştur.” dedi. Bu kelâm ashab-ı kirâm hazeratına gayet şiddet ve dehşet vermiş olduğundan hepsi müteessir olup ağlaştılar. Bunun üzerine ol Şefî’u’l Müznibîn ve Rahmeten li’l Âlemîn Efendimiz, onlara teselli vermek üzere “Ey ashabım, bir kula bu gibi nimetler ihsan buyurulduğunda mesuliyetten kurtulmak için siz nimete el sürdüğünüzde behemehal ‘Bismillâh’ diyerek besmele-i şerîfe ile başlayınız. Yiyip doyduğunuzda da ‘Elhamdülillâhi’llezî hüve eşbeanâ ve en’ame aleynâ ve efdal / Allah’a hamd olsun ki O bizi doyurdu, üzerimize nimetlerini indirdi ve bunda fazilet ihsan buyurdu’ diyerek Cenab-ı Hakk’ın nimetlerine şükrediniz.” diye buyurdular. Bu duanın meâli; “Allahım hamd senindir. Bize fazl ü kereminden nimetler verip doyuran ve kandıran sensin. Sana bizim hamd ve şükretmek borcumuzdur.” demektir. İşte bir kimse yemekten sonra böylece Cenab-ı Hakk’a şükrederse, âhirette olacak suale karşı bu ona kâfî ve vâfîdir.
***
Nimetlere şükür için Bismillah çekiniz. Yemeğin sonunda da “Allah’a hamd olsun ki O bizi doyurdu...” deyiniz.
***
Hadis-i şerif’in meâli Alasonyalı Hacı Cemal Öğüt merhumun ‘Eyyûb Sultan’ isimli kitabından alınmıştır. Üslûbundaki tatlılığa dikkatinizi çeker, merhuma rahmet niyaz ederiz
Ailem dergisi |

|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 24/6/2007 - MUSALLÂ TAŞI**MUTLAKA İZLEYİN** YAŞAMINIZDA YENİ BİR SAYFA AÇILS
De ki: "Size vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son verecek, sonra Rabbinize döndürülmüş olacaksınız." Suçlu-günahkarları, Rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: "Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen. (Secde Suresi, 11-12)
Sizden birinize ölüm gelip de: "Rabbim, beni yakın bir süreye (ecele) kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve salihlerden olsam" demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. Oysa Allah, kendi eceli gelmiş bulunan hiçbir kimseyi kesinlikle ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Münafikun Suresi, 10-11)
…İnsanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım. (Zariyat Suresi, 56)
Allah bir başka ayetinde de insanların kendilerini kandırarak, gerçeklere gözlerini kapatarak kapıldıkları gafletli ruh halini şöyle haber vermiştir:
İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 1)
DOWNLOAD LİNKİ: http://dosya.cc/musalla_tasi_sesli.pps.html |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 7/4/2007 - Cennet’in kokusunu duymak isteyenler çocuklarını koklasın
Hz. Peygamber: “Cennet’in kokusunu duymak isteyenler çocuklarını koklasın...” Rahmet ve Sevgi Peygamberi’nin hayatına dair incelemeler ve araştırmalar ortaya çıktıkça, müjdenin, ışıltının, sevginin bin renkli hüzmeleri de ortaya çıkıyor. Hz. Peygamber (s.a.v.) tam anlamıyla billûr bir menşureye benziyor. Billûr menşure güneş ışıkları vurunca ondan türlü türlü renklerle parıldar. Hz. Peygamberin hayatı da en ince ayrıntılarıyla ele alınınca görüntü daha berraklaşıyor ve bir ışık fanusu gibi hayatımızı sevgi hâlesiyle aydınlatıp, kuşatıp bize onur ve gurur veriyor. Rahmet Peygamberi’nin engin ürpertisiyle mest oluyor, onun ümmetinden olmanın görkemli kıvancını yaşıyoruz.
Hz. Peygamber kelimenin tam anlamıyla bir sevgi üleştiricisi, sevgi fanusu... O eşlerinden, çocuklarından tutun da bütün ashabına sevgi dağılmaktan ne yorulmuş, ne de bıkmış... Aksine dağıttıkça dağıtmıştır gönüllere sevgiyi… Bu öylesine bir hâl almıştır ki, giderek bütün yeryüzünü tutmuştur. Çocuklar ise onun sevgi okyanusunda haklı olarak en büyük payı alan ümmetinin küçük bireyleri olmuştur. Allah’ın sevgilisinin, sevgi çiçekleri olan çocuklara gösterdiği olağan bir tavrıdır bu.
Rahmet Peygamberi her gördüğü çocuğa bîgâne kalmamış gereken ilgi ve alâkayı göstermiş ve onları sevdiğini ikrar etmekten de kaçınmamıştır. Hatta çocuklara sevdiğini “Sizi seviyorum, çocuklar” şeklinde ifade ettikten sonra bununla da yetinmeyerek sevdiğini ikrar için bir başka cümleyi daha telaffuz etmiştir: “Vallahi sizi çok seviyorum”. Bu kat’i ifade hele de rahmet Peygamberi’nin mübarek ağzından çıkmışsa, akan sular durur, rahmet deryaları arşı tutar.
Sevgide bile adaleti gözeten bir peygamberdir o. Nitekim bir defasında kızı Fatıma’nın evinde bulunduğu bir sırada sevgili torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’in aynı anda su istemeleri üzerine, kızı Hz. Fatıma’dan daha önce davranarak suyu önce Hasan’a, sonra da Hüseyin’e vermiştir. Bu durumu gören kızı Hz. Fatıma, Resûlullah’ın önce suyu Hasan’a verdiğinden hareketle onu daha fazla sevdiği hükmünü çıkarmak istemesine itiraz etmiş ve suyu ilk isteyen Hasan olduğu için ona öncelik tanıdığını beyan etmiştir. Çünkü O büyükler arasında olduğu gibi, çocuklar arasında öpücüğe varıncaya değin eşit bir tutumu sergilemiştir.
Pek çok defa “Allah’ım ben onları çok seviyorum, Sen de sev” diye nida ettiği torunları Hasan ve Hüseyin oyun oynarken onlara eşlik etmiştir. Bir keresinde ise yine onlarla oyun oynarken farklı bir tutum sergilemiştir. Oyun esnasında görünürde Hz. Peygamber sürekli olarak Hz. Hasan’ı kollar, ondan yana tavır alır. Onu destekleyip yakalamaca oyununda Hz. Hüseyin’i tutması konusunda onu teşvik eder.
Bu farklı tutum ve durum, onları seyretmekte olan Hz. Ali’nin dikkatini çeker. O, Hasan’ı destekledikçe oyunu izlemekte olan Hz. Ali’nin garibine gider. Dahası, ona göre desteklenmesi gereken birisi varsa o da Hz. Hüseyin’dir; çünkü o yaşça Hz. Hasan’dan daha küçüktür. Baba olarak üzülür, Hz. Hüseyin’e karşı Hz. Peygamber’in Hz. Hasan’a destek vermesine. Sonra da dayanamaz ve görünürdeki tabloya karşın Rahmet Peygamberi olan çocuklarının Dedesine şu soruyu tevcih eder:
– “Ey Allah’ın Resulü! Niçin Hasan’dan taraf alıyor, onu destekliyorsunuz. Unutmayın ki Hüseyin ondan daha küçüktür.”
Hz. Peygamber hafifçe tebessüm eder ve bu garip ve tek yanlı gibi görünen destek tavrının nedenini izah ederek torunlarının babasının gönlünü bir çırpıda rahatlatır:
– “Ben Hasan’ı desteklerken, tutarken, Cebrail de Hz. Hüseyin’i destekliyor, onu tutuyor”.
Hz. Ali birden rahatlar. Yüzü aydınlandığı gibi gönlü de aydınlanır.
Tabii en büyük meleğin çocuk oyununa dâhil olması ise çocuk sevgisinin rahmet deryasından ne derece pay aldığının bir ifadesi, bir göstergesidir… Bir yanda rahmet Peygamberi, bir yanda Hz. Cibril ve bir yanda da çocuklar… Ne müthiş bir görkem değil mi?
Çocuk melekler olan Hz. Hasan ve Hüseyin’e, Cibril’i emin ve Muhammed’ül eminin eşlik etmeleri… “Çocukların ergenlik çağına gelinceye kadar “seyyiatları/ günahları yazılmaz. Yalnızca hasenatları/ sevapları yazılır.” Bu durum onların melek oluşlarına düpedüz bir işaret değil de nedir? O yüzden çocuklar sevilmelidir… Onları şeytana kaptırmamak için sevilmelidirler.
Bir sohbet sırasında Hz. Peygamber: “Ümmetimin çocuklarına şeytanın sahip çıkmasından korkarım” şeklinde bir cümle serdeder. Bunun üzerine orada hazır bulunan sahabeler hemencecik Hz. Peygamber’e şu soruyu yöneltirler:
– “Ey Allah’ın Resulü: Bunu nasıl önleyebiliriz?
Hz. Peygamber’in verdiği cevap alabildiğince ışıltılı ve berraktır:
– “Çocuklarınıza sevgiyi ve hayâyı öğreterek...”
Görüldüğü üzere şeytana karşı çocukları dirençli bir şekilde yetiştirmenin ve şeytanın egemenliğini yeryüzünde yok etmenin yolu da yine sevgiden geçmektedir.
Her çocuğu seven, onların ruhlarını cömertçe sevgiyle doyuran ve onları öpmekten bıkıp usanmayan Sevgili Peygamberimiz, kıyamete kadar çocukların yetiştirilmesinde bütün insanlığa şu evrensel ilkeyi miras bırakmıştır:
– “Çocuklarınızı çokça öpün ve koklayın. Unutmayın ki çocuklarınızın kokusu cennetin kokusudur.”
Cennet özlemcileri, cennete vasıl olmak, cennetten haberdar olmak için çocuklarını dövmek yerine, onların mis kokusunu doya doya içlerine çekmek ve onları doya doya koklamaları gerekmektedir… Aksi hâlde dünyada Cennet’in kokusuna vakıf olamayan, duyamayanların ahirette cennetin kokusuna duymaları pek mümkün görünmemektedir… ............

|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|